"
Yorumlar (0)
Yorumlar yükleniyor…
Benzer sözler
Aşk Mektupları →- Aralıksız batan sözcüklerinin, an ve an yüzünü ölüme çevirdiği yerden yazıyorum sana. Dinleme. Ne bundan önce söylediklerimi ne de bundan sonra söyleyeceklerimi. Bu defa dinleme! Attığım her adımda bir parça daha yıkılan duvarların altında kalmaktan, ayıramadığın dakikaların geceler boyunca sinirini taşımaktan yoruldu ruhum. Ben çabuk yoruldum. Hiç bir masalın kahramanı olamayacak kadar uykum var. Sesinden esirgediğin yüreğin gibisin. Varlığının bir anlamı olsun derken, sen en çok da anlamsızlığa yakıştın nedense. Oysa bu değildi sana dair başlattığım yolculuğun sonu. Böyle olmamalıydı. Adresimi de sil adımlarından; sanırım bundan böyle evde olmayacağım. Nefesimle çoğalacakken, nefesimi tıkadın sen! Geçen her günde, soyunurken tüm kelimelerim yavaş yavaş sana, sen, dur durak tanımadan yeni bir kıyafetle çıktın karşıma. Parmak uçlarımda kaybediyorum sıcaklığını. Yazdıkça uzaklaşıyorum sesinden, teninden ve bakışlarından Seni unutmak istiyor kalbim çok acıyor. Susuyorum ağlamıyorum sensizliğe alışıyorum artık kan yaşları akıtıyorum. Hava kararmaya başlayınca, daha çok arıyorum sanki seni. soğuktan mı korkum, karanlıktan mı, sensizlikten mi, yalnızlıktan mı, nöbetlerimden mi, çaresizliğimden mi... Bil(m)iyorum... Kahırdan. Artık hissetmiyorum. Unutmaya başladım; kokunu, sevdiğin şeyleri, söylediğin şarkayı, bana bakışını, sevişini, sarılışını. Yaşadık mı sahi seninle? Gülüyordum galiba. Sen yüzüme çok yakıştığını söylüyordun gülmenin. Ben gülünce sen gülüyordun. Sen gülünce denizler duruluyordu gözlerinde. Şimdi fırtına var. Gülmek bana yakışmıyor (mu) Edebiyatı seviyor(d)um. Sana olan aşkımı yüreğimden sonra en iyi o anlatıyordu. Ben de hep yazıyordum. Bak yine yazıyorum. Küstüm, gel(me) artık. aşk acı çekmekse sev(me) artık. kara gecelerde ben bulurum yoldaş kendime, kork(ma) çekmem fişini hayatın! yoruldum, kuramıyorum artık. nolur, gel(me)! Bunların yalan olduğunu kimseye söyleme. Herkes ben gelmeni istemiyorum bilsin. Sen ne olur gel be!!!
- Nedense hep karanlık çöktüğünde benimlesin . Her sigara içişimde, sigara değil sen yakıyorsun yüreğimi. İmkânsızlığın değil yokluğun kesiyor nefesimi. Kaptırmışım kendimi kelimelere göz yaslarım bile ağlıyor halime. Kapanıyor perdeler güneşte bakmıyor yüzüme .Tüm hayallerimi kaldırdım tozlu raflara, isyanlarımı haykırıyorum küskün duvarlara, dudağımda kitlenen ismini yazıyorum sonsuz yollara, rüyalarımı da verdim dilenci çocuklara… Nedense güneş battığında geliyorsun aklıma, gözyaşlarım değil yokluğun dokunuyor canıma, gün doğmuyor karanlığıma dökülüyor yavaş yavaş umutlarım, bedenimi satılık bıraktım can pazarında, Her şeyimi kaybettim zaten varsın yokluğunda yazılsın alnıma... Nedense mutlu bir çift gördüğümde düşüyorsun gözlerime, Önümdeki beyaz sayfaya o kadar güzel şeyler yazmak istiyorum ki, ama yoksun yazdığım her şey siyah, mutluyum kelimesini çoktan unuttum anlamını bile bilmiyorum artık, dert etme senin yerine ask mahkemesinde de ben olurum sanık, gelsen de gelmesen de faydası yok, Ben Sana Değil Yokluğuna Asığım Artık ...
- Geceyi sessizce bitirmeye hazırlanırken çalan kapının sesiyle irkildi. Nicedir kimse gelmemişti kapısına. Kimseyi de istemiyordu zaten. İçindeki maviler donmuştu. Bir sevdayı tek başına yasamayı seçmişti. Yalnızlığının sorumluluğunu taşıyacak kadar yürekliydi. Geceler bir sancı olup içine islerdi; ama yüreğinin en güzel yerine oturttuğu o sevdayı düşündükçe içine yayılan sıcaklık alıp götürürdü tüm sancılarını. Ne kadar zamandır böyleydi, ne kadar zamandır en yakın dostu özlem olmuştu, hatırlamıyordu. Evet özlüyordu. Çünkü özlemin içinde o deli sevdasını buluyordu. Gidenlerin arkasından ağıt yakmamayı çoktan öğrenmişti; ama bu başkaydı. Kimseyi onun kadar sevmemişti. Birine anlatmaya kalksa sözcükler yetmiyor, acizleşiyordu. Neye benzetse, bir yeri eksik kalıyordu. Hep ona dokunmak, hep onu hissetmek ve hep onu yasamak istiyordu. Bu yüzden onun olmamasını bile umursamıyordu artık. Sevdasını, sevgilisi olmadan yaşıyordu. O gittiğinden beri hayatına girip çıkan kimseyi kabullenememişti yüreği. Başka bedenlerle; ama onunla sevişmişti. Sonra da utanmıştı kendinden... Her sevişmesi üçlü bir ihanetle sonuçlanmıştı. Kendini, bitmeyen sevdasını ve o yabancı bedeni aldatmıştı hep. Kapıyı açmak için yerinden kalktığında masada duran deli sevdasının yazdığı bir yazıya ilişti gözü... "Gözlerini almalıydım karşıma, aldım. Her yerime aldım seni... Günler geçtikçe her dokun isliyor bir yerlerime. Masmavi bir yere götürdün beni, kendimi göreyim diye.. Ellerimi tuttun benim, kanım daha hızlı aksin diye.. Dudaklarımı öptün benim, kafamı yastığa koyduğumda seni düşleyeyim diye.. Çünkü sen bunları yaparken aslında beni hayata döndürdüğünün farkında değildin. Paylaştığımız her şey çok güzel; ama korkuyorum.. Günün birinde sensiz bırakılmaktan, sensiz kalırsam bir hiçlikte yok olmaktan korkuyorum. Bu yüzden benliğimi kaplayışını durdurmak istiyorum; ama yapamıyorum. Ben hep seninle bir dakika öncesinden daha çok şeyi bütünleştirmek istiyorum. Bilmem kaçıncı bin kez okuduğu yazıyı bir kez daha okurken kapının ısrarla çalındığını fark etti. Mektubu bıraktı, kapıya doğru yürüdü ve açtı. Deli sevdası kapıdaydı. "Hoş geldin" dedi, sessizliği tükendi, hüzün tükendi, özlem tükendi.. Artık aşkın vaktiydi ve tükenmemesi gereken tek şey aşktı.
- Dönme Cam Batar Ayaklarına Eskiden ucuz tükenmez kalemler vardı, Tükeneceği bilinen, bitmeden haber veren, Ucunu nefesle ısıtınca hiç olmazsa birkaç cümle daha götüren! Sevgilim, eski sevgilim!... Bittiği anda biten bir tek seni tanıdım... Yaşamak küçük insanların büyük izler bıraktığı bir oyuna benzer bazen. Bittiği zaman eve dönemediğimiz, kaldığı yerden devam eden; insanların ya birbirleri için hayatta kaldığı, ya da birbirleri için hayattan kaçtığı bir oyun... İki yarım kalmış öykünün kaçak aşıklarının buluştuğu, buluşanların gözyaşı bölüştüğü ve her sevişenin gün gelip mutlaka dövüştüğü hayatın, yarısı uğurlamak sanki Doğaçlama acıların en çok yakıştığı yer, aşk Aşkın sokağı çıkmaz sokak! Sokakları yıkayan gözyaşlarının nedeni belliydi. Herkes hayatta birileri ile karşılaşır ve artık azalmaya başlar. Seni tanıdığımda anlamıştım bunu. Kışta kar'ın öncesi nasıl güneşse, sende de aşkın arkası öyle savaştı....Söz aşktan açıldığında göz her şeye kolayca kapanıyordu seninleyken. Aşk da aklımı kullanamıyordum ben, sadece sevmeyi becerebiliyordum... Ateş açtığın, kanattığın ve sonunda dönüp bakmadığın yaralarımı kendim öpüp okşuyor, sabahları öyle başlıyordum yeni güne. Yaralı olduğumu biliyordum, bir tek ne kadar döküldüysem ortalığa, o kadar çalındığımı, kalanları toplasam yeniden bir ben daha etmeyeceğimi O yüzden parçalarımı yapıştırmayı denemiyordum, iyileşmek diye bir şey varmaydı onu da bilmiyorum. En güzel yalanları kendime söylemeyi öğrenmiştim. Sihirli bir lambaydın sen ama ne senden cin çıkıyordu ne bende aşk bitiyordu. 'Gittiği yere gidiyordu bu aşk, sadece gittiği yere gidiyordu...' Hayatıma taşınan ve zamanla aşınan her şeyin tersine sen durmadan çoğalıyordun.... Gün geçtikçe yaram azdı, camdaki kelebeğin kanadını kıran çocuk, aşktaki geleneğin canını yakacağını bildiğinden yaramazdı. Böyle durumlarda bir şeyler düşünmek hiç işe yaramazdı diye söylenip duruyordum... Sever, gelir, gider, anlar . Her yönüyle duygulanan birinin hiç ağlamamış biriyle ilgili geniş zamanlı cümleleri sevmesi komikti biliyordum ama ben gülemiyor yalnızca ağlıyordum. Sevmek bazı insanlarda tek başına işe yaramıyordu. İyi kalbi keşfedilmemiş ve umudunu kelimelerdeki ecek - acak eklerine bağlamış insanlara tokat atmaktı sevap. Kendi yanağımı kendim kızartmıştım. Boşunaydı dersler, sınavlar, testler Notlar hep sıfırdı ''Aşk en çok yukarıdakilerden hangisi dedim , A şıkkıydı her zaman aşk!! Boş bıraktığın soruydu. ''Aşk en çok aşağıdakilerden hangisidir diye sordum, D hepsiydi cevap seçemedin doğruyu Sınıfta kalmalıydın sen Ben unutsam sen gitsen unuttum gitti diyecektim herkese, böyle kolayca yalan söyleyecektim her sorana. Ama bana kim doğruları söyleyebilirdi ki kendimden başka? İçimden bir ses yaralıyordu hep beni: senin sevgin onun yüreğinde büyüsün, o senin kollarında başka rüyalara uyusun, ayıp sana yaptığı! Ayıptı bana yaptığın İçime akacaktı zehir, dışına taşmıştı çünkü ayrıntıları unutacak kadar kaçmak istiyordum senden... Vurgunluk halinde durgunlaşan yüreğim, her şeyi duygulara feda edebilecek kadar saftı hala... Üstelik tüm biriktirdiğimi sende harcamış, tüm benliğimle teslim olmuştum sana. Ben seni tanıdıktan sonra aşkta el değiştirme mevsimi gelmesin diye dua ederken, senin gömlek değiştirme mevsimin bana denk gelmişti. Buydu en acı olan... Aşk'ın eşittir olarak kullandığı işlemlerde neden sonuç hep kesirli çıkar öğrenmiştim. Yaptığım tek doğru şey, en büyük yanlışımdı benim. Çünkü yanlış birini doğru bir aşkla sevmiştim. Yanlışlar doğruları da alıp götürdü hep Kendime söyleyecek çok lafım var, sana söyleyecekse sadece birkaç satırım... Benden uzak yeni yerlerde, orada doğmuşçasına tanıdık dur artık her gördüğüne selam ver, yanına her gelene çocukluk arkadaşınmış gibi hemen alış, dök içini iyi tanıdığın yabancılara, imren gördüğün en uyumsuz aşklara! Yeter ki bana kalbimi kırdığın yoldan geri dönme cam batar ayaklarına!.. Bir yerlerde bitiyor ağızda söz, hayatta umut, yürekte aşk.. Elinde kalemle baş başa kalıyor insan ; hani o bitmeden haber veren, ucunu nefesle ısıtınca hiç olmazsa birkaç cümle daha götüren anladım ki sevgilim, seninle bitek cümleyi dahi tamamlayamamışım ben! Giderken en sevdiğin şarkıyı söyle bana, benim en sevdiğim şarkı olmasın ama.
- İçime doğdun birden... Yüreğime düştün... Damladın yüreğinden yüreğime. Az önce... Az önceydi... Aslında hep korkardım; Bir gün, bir yıldız kayarken, ya ben ona yetişemezsem veya dileğimi unutursam, ya da dileyecek bir düşüm yokken, bir yıldız kayarsa diye... Ama senken dileğim, seni dilemişken, Bir yıldız tuttum, bir dilek kaydı... Bir kumsal düşledim o an ve bir aşk çizdim... Aşkın, ebruli yürek kumsalı... Sular, zülaliyle habire vuruyor kıyıya... Her vuruşta da, bir parça yontup götürüyor kayalardan... Kayalar eksiliyor... Yüreğimizin kayaları eksilen... aşınan... Direngenleştirmek için, ne acılar, ne sevinçler kattığımız yürek kayalarımız, aşınmakta olan... Korunaksız kalıyoruz adeta... Ama, kumsala vuran her dalga, yığınlarla da, kum tanesi getiriyor beraberinde... Çoğalıyoruz... Yüreğimizin kayalarından ufalanan parçaların taneleri belki de, geri dönenlerden bazıları... Belki de, onarmak için, bu geri geliş... Ebruli kumsalda, ışıltılı, sedefli kum parçacıklarının kristalinde bir onarış... Doğanın yıkıp yapıcılığı sanki bu... Ve yüreğin sularının sarışı, sevdiklerini... eksiltmelerden çok, çoğaltmalar için, yürek kumsalını... Suyu kumdan, kumu kumsaldan, kumsalı sudan ayırabilmek mümkün mü zaten...?? Seviyorum o halde seni... Sonra, bir yürek düşündüm ve bir çadır örüldü düşlerimin önünde, gördüm... Bir koza gibi örüldü... Yüreğin çadırı... Kumsalın tam ortasında... İçinde, sakınıp saklanılan sevgiler, düşler, umutlar, sevgililer... Aşk bir kumsalsa diye düşündüm, yürek onun çadırı olsa gerek... Yüreğin çadırına girdi mi insan, en güvenli ve en güzel yerindedir evrenin ve o evrendeki kendisinin... Çünkü ne kadar kendimizsek, ne kadar yüreğimizceysek ve ne kadar yüreğimizdensek, mutlu olur ve mutlu ederiz... Kendinden uzağa düştü mü insan, arar durur, yollara düşer, kendinin izini sürer... İz ize eklenir, ama bitmez yol, varılmaz menzile bir türlü... Oysa insan, yüreğinin çadırında olsa hep... olabilse... Kavlar dolusu mutluluk meyleri sunacaktır sakiler... Aşk şiir olduğunda, kelimeleri bahar olacaktır çadırın... Bir yaprak titreyişinde, keman notaları gibi, aşka esecektir yürek... Bilinmez bir iklimde, bir beşinci mevsim valsinde uzanacaktır eller birbirine, yürek yüreğe... Camdan deniz kabuklarının, yüreğime batışının acısıyla irkildim bir anda... Özlem, kömür parçaları arasındaki bir cam kırığıdır ya sanki, parlar durur kara tozlar arasında... O parladıkça, acır canımız, acıdıkça canımız, daha çok severiz. Acıttığı kadar, değerlidir bir şeyler bence... Bir şeyleri değerli kılan, anlamlı kılan acısallığının yoğunluğudur, bizi mutlu eden şeylere pek değer vermiyoruz sanki... Ve aşk, bu sebeple bunca değerli ve tatlı geliyor olmalı... Aşkı tatlı yapan da, bu acı yanının çokluğudur aslında... Aşkın çoğu acıdır zaten... Canım acıdıkça ve cam kırıkları özlemini kanattıkça, özlüyorum seni... Sözler gönlün ortasında oturur, aşk sözün ortasında... Mutluluk uçuruma ses atmaktır... ve yürek o sesi tutar... Ben, aşkın sesini, attım uçuruma ve yüreğin, yüreğimin ortasında tuttu o sesi... Ses bizim artık, gönlümüzün ortasında... Peki ya bir gün gelir de, özlemezsem seni, özlemezsen beni, biterse aşkın yüreğimdeki acıtmaları...? O zaman, bir uçurtmadan inip, bir gemiye mi bineceğiz dersin...? Usul usul ilerleyen bir gemi. Ve bir limana mı varacağız...? Limanın dingin ve güvenli sularına mı sığınacak aşkın sevgi çocuğu...? Aşk uçurtmada mı kalacak...? Aşk bir kumsalsa, yürek çadırıdır onun... Martılar elleri... Deniz fenerleri gözleridir... Ebruli, rengidir sularının... Sular sözleridir, yıldızlara yansıdıkça... Deniz kabukları özlemidir... Kumlarsa düşleridir aşkın... Aşk ebrulidir... Bu mektup, masalımızın sokaklarından ebruli bir uçurtmadır, sana uçurduğum, seninle uçurduğum... İpsiz bir uçurtma... Seni seviyorum demek için, daima... Yeniden ve yine Merhaba...
- Sebepsiz gözyaşı dökmek istedi gözlerim. Neden diye soramadım. Görmek isteyip de göremediğine ağlıyor gözlerim. Yeter artık diyemedim. Belli ki çok özlemiş, belli ki ağlamak istemiş. İsyan mı bu yoksa bir haykırış mı, anlam veremedim. Yüreğimi dinliyor artık gözlerim ve anladım ki ağlayan onlar değil, sana hasret kalan yüreğimmiş.